5 Ocak 2026

Donroe Doktrini: 1945’e Suikast

Donroe Doktrini: 1945’e Suikast

TAHA ÖZHAN

Venezuela’da ABD’nin organize ettiği darbe ve tam bir simsar diliyle duyurduğu işgal planı, ‘1945 sonrası düzenin’ olabilecek en vulgar biçimde ve bizzat ana kurucu aktörü tarafından suikastla bitirildiğini ilan etmiş oldu. Tarih değiştiren suikastların nelere yol açtığına dair hafızamızda bir resim bulunuyor. Bu müdahaleden sonra dünyanın en az endişelendiği şeyin de Venezuela olmasının sebebi hafızalardaki resimden başkası değil. Yaşananın sıcaklığında, yeni düzenin ne olacağına dair düşünceler Trump’ın şerrinden çekinildiği için telaffuz edilmese de, herkesin bildiği bir sırdan ibaret. Evet, tarihe bir geri dönüşüm malzemesi muamelesi yapamayız. Geleceğe dair keskin tahminlerde bulunamayız. Ama bugün yaşananlara dair kafa karışıklığımızın olması için özel bir sebep de bulunmuyor. Yeni dönem, düzen, gelecek yıllar; ne derseniz deyin bir tek olgunun etrafında şekillenecek: Amerikan Sorunu. 

Şimdi bu soruna bir yandan “Make America Great Again” (MAGA) eliyle, diğer yandan Amerikan Siyonizmi marifetiyle bir ideoloji de giydirilmiş durumda. Amerika’nın hiçbir zaman bir ideolojiye ihtiyacı olmadı. Zira Amerika’nın kendisi zaten bir ideolojiydi. Gelinen noktada, tarihinde ilk kez, bu denli keskin bir ideolojik eksene -üstelik hiçbir ideolojik tutarlığı veya inandığı değer seti bulunmayan bir yönetim altında- oturan Amerika’nın hem ülke içerisinde hem de dünyada ‘Amerikan Sorunu’nu büyütmekten başka istikameti görünmüyor.

Bu bağlamda, geride kalan 2025 tam anlamıyla bir Amerikan Sorunu yılı olarak tamamlandı. Sene sonunda yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin Trump’ın sebep olduğu krizlerin aynası olması gibi, küresel jeopolitik risklerin neredeyse tamamına yakını da Amerikan Sorunu’nun aynası haline geldi. Dünya artık Amerikan Sorunu’nun dinamikleri ve neticeleri içerisinde jeopolitik ve ekonomik riskleri yönetmek zorunda kalacağı bir döneme girmiş oldu. Amerika’nın ve dünyanın ciddi bir kısmının 2010’larla içine girdiği siyasal, ekonomik ve jeopolitik bunalım; Trump’ın ikinci kez seçilmesiyle küresel bir rejim değişikliğinin ilanı haline geldi. Bilinen haliyle 1945 sonrası düzenin artık sona geldiği fikri, yaygın bir şekilde kabul edilmeye başlandı. Oysa bugün nihayete erecek oluşu sorumsuz bir hazla tartışılan bu 80 yıl, Roma’dan bu yana, büyük güçler arasında “doğrudan” savaşın çıkmadığı en uzun dönem olarak yaşandı. Üstelik bugün ana gerilim ekseni olan ticaret savaşları da ilk kez 1945 sonrası dönemde, öncesinde olduğu gibi askeri savaşlara dönüşmedi. Ancak gelinen noktada, öngörülebilir bir gelecekte, savaş(lar)ın çıkmama ihtimalinin azalmaya başladığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. 

Ortadoğu’dan Asya-Pasifik’e, Avrupa’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş jeopolitik yelpazede uluslararası sistem, aynı anda birçok krizin iç içe geçtiği bir “birleşik türbülans” döneminden geçerken; Washington’un küresel ölçekte çoklu cephelere yayılmış, ekonomik ve askeri zeminlerde baskıcı ve öngörülemez bir angajman tarzını ortaya koyuyor. Bu tablo, dünya siyasetinde tekil krizlerin değil, birbirini tetikleyen bölgesel kırılmaların egemen olduğu bir döneme kapı aralıyor. Trump kaynaklı istikrarsızlık ‘sistemik’ hâle geliyor. Washington’un artık iyice yerleşen “karmaşa doktrini” açık bir şekilde sistemsel istikrar krizi inşa etmiş durumda. Yeni normal olarak Amerika dışındaki aktörler bu duruma uyum sağlama kabiliyetlerini de artırmaya başladılar. Gelinen noktada Trump’ın ikinci dönem dış politikası; herhangi bir süreklilik iddiasını terk ederek, ABD’nin ‘küresel garantör’ rolünden ‘hesaplı bir bozguncu’ rolüne geçişini temelden yeniden tanımlayan radikal bir ‘stratejik tasfiye programı’na dönüşmüş durumda.

Bu durum, kurumsal ittifak ve siyasal tutarlılığın erozyona uğramaya devam ettiği bir süreçte ABD gücünü kullanarak her ilişkiyi, süreci ve muhataplığı kısa dönem kazançlar dünyasına hapsetmektedir. Bütün bu akış da daha fazla kişiselleştirilmiş, alverci ve stratejik olarak tutarsız bir hâle gelmiş düzlemde; kurumsal mantıktan çok ABD Başkanı’nın içgüdüsü tarafından şekillendirilmektedir. Bu kişiselleşme ise iki yapısal sonuç üretti: Birincisi, politika değişken hâle gelmektedir. Dünya artık Amerika’nın birkaç hafta sonra nerede duracağını öngöremez durumdadır. Ortaya çıkan belirsizlik, farklı aktörleri seçeneklerini çeşitlendirmeye zorlamaktadır. Ancak bu da sahici süreçler veya alternatifler ortaya çıkarmamaktadır. Zira Washington’un yarın eski pozisyonuna hiçbir şey olmamış gibi dönme ihtimali bulunmaktadır. İkincisi, aktörler artık tavizleri sistemik baskının sonucu değil, ‘yönetilebilir provokasyonla elde edilebilecek müzakere edilebilir ayrıcalıklar’ olarak görmeye başladılar. 

Trump yönetimi bu dinamiği açıkça benimsemektedir. Öngörülemezliği stratejik kaldıraç olarak görmektedir. Bu yaklaşım Nixon’ın “çılgın adam teorisi”ne benzemektedir. Ancak kurumsal güvenlik tamponlarından yoksundur. Nixon’dan farklı olarak Trump, öngörülemezliği bir güç göstergesi olarak açıkça dile getirmektedir. Müttefiklerinin ve rakiplerinin “kendisinin ne yapacağını asla bilemediklerini” söylemekte ve belirsizlik sayesinde taviz kopardığını varsaymaktadır. Ancak öngörülemezlik yalnızca güvenilir kurumlar tarafından desteklendiğinde kaldıraç işlevi görür. Kurumsal süreklilik olmadan öngörülemezlik, güvenilmezlikten ayırt edilemez hâle gelir. Sonuçta, Washington ile bugün ilişkileri yönetme ve sorunları çözmek için diplomasi yapmak yerine Trump’ın da sık sık telaffuz etmekten özel bir haz aldığı “anlaşma” yapmak gerekmektedir. Bu anlaşmalara tarafların güveni de, sadakati de sınırlıdır. Zira en başta Washington, bu anlaşmalar vesilesiyle uzun vadeli ve elverişli bir ortam inşa etme veya sorunları çözme hedefi yerine, spesifik etkileşimlerden maksimum fayda sağlamaya gayret etmektedir. Bu durum, Çin’le ticaret anlaşmasından Ukrayna’da savaşı bitirmeye, İsrail saldırganlığını durdurmaktan Suriye’de sağlıklı bir geçişi sağlamaya varıncaya kadar kriz bölgelerini doğrudan etkilemektedir. 

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

MAKALE , ,
About TAHA ÖZHAN
SWITCH THE LANGUAGE


WHO WE ARE

The Ankara Institute is located in Ankara, Turkey. Our teams include academics, former members of the parliament, senior advisers to the Turkish prime ministers and ministers, analysts from prominent think-tanks, NGO directors, and media professionals with many years of experience. We do have extensive experience of working and partnering with leading global think-tanks, NGOs, international organizations, and governmental institutions.