Güvenlik Kaygısı Üzerinden Ülkeyi Esir Almak
Türkiye, kuruluş sürecindeki koşulların etkisiyle, güvenlik kaygısını önemseyen bir perspektife sahipti. Siyasal süreçler ve aktörler değişmiş olsa dahi, sürekli bir teyakkuz hali içindeydi. Kuruluştan beri var olan bu teyakkuz hali iki temel nedene dayanıyordu:
1. İmparatorluğun yıkılması ve yüzlerce yıl bir arada yaşamış halklar arasında çıkan çatışmaların yeni devleti kuran elitlerde oluşturduğu travma. Tabi buna Cumhuriyetin kurulduğu sırada Avrupa ülkelerindeki oteriteryan rüzgârın etkisini de dikkate almak gerekir.
2. Cumhuriyetin benimsediği vatandaş tasavvurunun sonucu olan ‘gayri makbul vatandaş’ kategorisi ve hak temelli siyasal talepleri. Bu nedenlerin sonucu olarak her türlü talep, siyasal bir mesele olmaktan ziyade, bir güvenlik tehdidi olarak kabul ediliyordu. İktidarlar değişse de tasnifleme ve tehdit algısı değişmiyordu. Bu yönetim anlayışının doğal sonucu ise vatandaşlara ilişkin kısıtlamalar ve yanlış uygulamalardı.
Hatırlanması Gereken İki Dönem
Kuruluş sürecindeki teyakkuz halinin yanı sıra, güvenlik kaygıları üzerinden ülkeyi ‘esir’ almaya ilişkin iki önemli dönemden bahsetmek mümkün. Başka bir ifadeyle; tehdit tanımlamasının, kışkırtmaların ve kendi hukukunu tesis ederek sonuç almanın geleneksel devlet mekanizmasının dışına çıktığı, siyasetin ise farklı gerekçelerle ‘göz yumduğu’ ve güvenliğin istismar edildiği iki dönem. Bu iki dönemin ortak özelliği ise sürecin içinde olan aktörlerin, NATO ile kurulan ilişkilerden sonra ortaya çıkan, gayri resmi Gladio örgütlenmesiyle olan ilişkileriydi. Dönemleri kısaca özetlemek gerekirse;
1. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan örgütlenmeler ve bu örgütlenmeler üzerine bina edilen çatışmalı ortam. Özellikle de 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde ülkeyi ‘esir’ alan çatışmalı atmosfer. Dönemin temel özelliği, herkesin kendi tehdit tanımlamasıyla ürettiği güvenlik algısı ve bunun üzerinden de kendi hukukunu tesis etmek için çatışmanın tarafı olmasıydı. Tarafların tehdit algıları ve içine girdikleri şiddet ortamını Gladio ile aralarındaki ilişki üzerinden konuşmak gerekir.
2. 1990’lı yılların ortasında, güvenli bürokrasisi içinde yer alan kimi isimlerin, “PKK terör örgütü ile mücadele ediyoruz” diyerek ülkenin geniş bir bölümünde estirdikleri şiddet atmosferi. Dönemin temel özellikleri ise PKK ile mücadele alanının siyaset kurumunun sorumluluğundan çıkartılarak güvenlik bürokrasisine havale edilmiş olması ve bunun üzerine bir ‘organize bir suç ağının’ çökmesi. Bu ağ o kadar etkiliydi ki, olan bitenler üzerinden tüm güvenlik unsurları töhmet altında kaldı. Üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen bahsettiğimiz ağ ve arkasındaki dinamikler aydınlatılmadı. Ancak uygulanan yöntemler ve sürecin içinde yer alan isimlerin anlayışı ile Gladio yöntemleri ve anlayışları arasındaki benzerlik akılda kaldı.
Sonuç itibariyle bu iki dönemin ortak özelliği, üretilmiş güvenlik kaygıları üzerinden ülkeyi, siyaseti, toplumu esir almak ve hukuku yok sayarak ‘kendi hukuku’ üzerinden çözüm yolları üretmekti.
FETÖ’nün Güvenlikçi Mekanizması
Bahsettiğimiz bu iki döneme ilaveten üzerinde durulması gereken diğer bir dönem ise FETÖ yapılanmasının güvenlik ve yargıda etkili/belirleyici olduğu dönemdir. Bu yapıya ilişkin değerlendirmeleri yaparken; (1) örgütün, bilinen terör örgütlerinin aksine istihbarat ağı gibi örgütlenmiş yapısı, (2) devlet hiyerarşisi dışında bir hiyerarşi üzerinden süreci yönetmesi, (3) kuruluş sürecine ilişkin yapılan değerlendirmelerde Gladio’ya ilişkin atıflar ve (4) kendi hukukunu tesis etmek için fiili müdahaleden öte, tüm kamu imkanlarının kullanılması gibi hususları akılda tutmak gerekir. Saydığımız bu özellikleri nedeniyle, örgütün etkili olduğu süreç, cumhuriyetin kuruluş sürecindeki teyakkuz halinden ve yukarıda bahsettiğimiz iki dönemden oldukça farklıydı.
FETÖ yüze aşkın ülkede örgütlenmiş bir istihbarat ağı gibi çalışıyordu. Örgütün bu çalışma düzenini nasıl geliştirdiği önemli. Bu noktada üzerinde durulması gereken yer ise emniyet çalışanlarının ABD’de eğitime gönderilmesidir. Yapının bu özelliğini anlamak için bu süreci iyi analiz etmek gerekir. Çünkü hiçbir yerel örgütlenme, profesyonel destek olmadan bu noktaya ulaşmaz. Örgütün bu destek üzerine oluşturduğu mekanizma, birbirini besleyen iki farklı aşamadan oluşuyordu. Birinci aşama; güvenlik ve yargı bürokrasisinin önemli pozisyonlarını kontrol etmek, kontrol edilen yapı üzerinden terör örgütlerine nüfuz etmek ve etki altına almak, bu ilişkiler üzerinden soyut ve gerçeklikten uzak güvenlik riskleri üretmek, bunları raporlamak ve yönetim sürecinde olan siyasi aktörlerle paylaşmak, paylaşım sırasında mevcut durumu abartarak korkuyu derinleştirmek ve siyasilere ilişkin sahici olmayan riskleri varmış gibi göstermek. İkinci aşama ise gerçeklikten uzak bu verileri medya üzerinden kamuoyu ile paylaşmak, gündemde tutmak ve toplumsal hafızaya yerleşmesini sağlamak. Devlet, siyaset ve toplum koordineli çalışan bu iki süreç üzerinden ‘esir’ alınırdı.
