Muhalefet Kürt Meselesinde Ne Vaat Ediyor?
İlginç bir süreç yaşıyoruz. Seçimler yaklaşıyor ve ittifaklar netleşiyor. Ama sağlıklı bir siyasi tartışma süreci yok. Tek faaliyet, pozisyonları tahkim etme. Bu nedenle olsa gerek, sorunlara ilişkin herhangi bir tartışma ve çözüm önerisi de çıkmıyor. İçi boş ve hamaset içeren cümleler kullanılarak süreç geçiştirilmeye çalışılıyor. Hatta kimileri, yüz yılı bulan sorunların, birkaç temenni ile çözülebileceğini vehmediyor. Halbuki, sorunları takip edenler bu tutumdan çözümün çıkmayacağını iyi bilir. Çünkü meselelerin kendisi konuşulmuyor.
Bu tutumun sebebine baktığımızda, muhalefet blokunun temel motivasyonu olan, ‘Erdoğan karşıtlığı’ önümüze çıkıyor. Hatta, Erdoğan karşıtlığının ötesine geçen bir Türkiye vizyonunu ortaya koymaya ilişkin herhangi bir emare de yok. Karşıtlık, iktidar-muhalefet denkleminde bir pozisyon ifade eder. Fakat demokrasi ve sağlıklı bir gelecek ufkuna ilişkin bir şey söylemez. Mesele, tek başına bahsettiğimiz tutum olsa, bu konu süreç içinde aşılır diye de düşünülebilir. Ama asıl önemli olan -muhtemel bir- iktidar süreci. Çünkü bugün politik bir tutum almaktan kaçınanların, iktidar sürecinde nasıl davranacaklarını tahmin etmek çok da zor değil.
Zihni Hazırlık Meselesi
Hükümetin uyguladığı politikalar ve mücadele konsepti sonucu ülke gündeminin gerisine düşmüş olsa da PKK’nın yürüttüğü terör faaliyetleri ve bireysel/toplumsal haklara tekabül eden Kürt meselesinin çözümü, en önemli meselelerin başında geliyor. Muhalefet blokunun bu konuya ilişkin ortak bir açıklaması ve iradesi yok. Soru şu, muhalefet bloku, iç içe geçmiş bu iki meselenin çözümü konusunda herhangi bir zihni hazırlığa sahip mi? Konuya ilişkin söylemleri nedeniyle SP, Gelecek ve DEVA’yı ayrı tutmak gerekirse, çözüme ilişkin sağlıklı bir zihni hazırlığın olduğu söylenemez. Bu nedenle mevcut pozisyon, “seçime kadar bu konuyu açmayalım, detay konuşmayalım, ittifak blokunda kopuş oluşturacak ifadelerden kaçınalım, seçimi kazanırsak bakarız” cümlesiyle özetlenebilir.
Bu çerçevede siyaset tarihimize bakıldığında, muhalefette söylenenler ile iktidarda yapılanlar arasındaki fark net bir biçimde görülür. Muhalefet söylemi ile iktidar pratiği arasındaki derin uçurum, siyasi ‘tutarsızlık’ veya ‘sapma’ olarak değerlendirilebilir. Ama gerçek tam da böyle değil. Büyük oranda muhalefette olmanın verdiği rahatlık üzerinden ortaya çıkan, ‘söyleyelim ne olacak ki’ değerlendirmesidir. Bu, siyasetin genlerine işlemiş, sorunlu ve oldukça yaygın bir tarz. Ancak bu tutumun her alanda geçerli olduğunu söylenemez. Mesela, devlet ile vatandaşın taraf olduğu meselelerin hiçbirinde bu tutum sergilenmez. Hatta, özenli bir sessizlik tercih edilir. Çünkü meselenin tarafının kim olduğu bilinir ve söz söylemekten çekinilir. Bırakın söz söylemeyi, konunun çözümünü gerektiren zihni bir hazırlıktan dahi kaçınılır.
Herhangi bir hazırlık olmayınca yapılan şey sıradanlaşır ve geçmişte yapılmış, ne tür tepkiler verilebileceği öngörülebilen faaliyetler yürütülür ve ‘sloganik’ ifadeler kullanılmaya dikkat edilir. Mesela; rutine binmiş Diyarbakır ziyaretleri, yerel şovlar, Güneydoğu Anadolu bölgesinde toplantılar, ‘kanaat önderleriyle’ görüşmeler, aşiretlerle ilişki geliştirme, parti rozet takma vs. Öyle ki, yürütülen kimi siyasi faaliyetlere geçmişi çağrıştıran isimler vermek dahi büyük bir adım olarak gündeme taşınır. Partilerin yürüttüğü bu tür faaliyetlerin yanlış veya önemsiz olduğu söylemek istemiyorum. Ancak konuştuğumuz konu farklı; bu faaliyetlerin çok üstünde zihni bir hazırlık ve dönüşüm iradesi gerektiriyor. Buna ilişkin hiçbir emare yok.
